ötenazi / normalize ?

Çok ara verdin dediler. Teknik hatalar yüzünden yıllar geçti. Açıkcası o dönem biraz denedim ama umursamadım. O yıllarda zaten birçok şey değişti. Esasında yaşadım da, çok duraksamadım.

Yeri gelince söyleriz deyip o yeri hiç bulamayan insanlar ordusuyuz. O yeri bulsak da susarız. Ezelden beri böyleydi kabul de, zaten susmamız için elimize minik ekranlar tutuşturdular.

Alınacak tedbirler doğrultusunda yaşadığın standart hayat son model minik bir ekrana ve o ekrandaki milyon tane filtreye sığıyor, sen de oraya sığmak için filtre kahveyle hayata koşuyorsun. Değişken olmayan tek şey değişkensizliğin kendisi. Sadece form değişir, anlamak güç değil.

Ötesine bakmadan ötenazi hakkını isteyen hayatlar var etrafında, çarpıp geçer omzuna. Oralarda yaşayanlar bilemezler, görmezden gelirler ama biz de yarı diri yaşarız, hakkımız olsa ötenaziyi de isteriz.

Hep birlik kıyameti bekler gibi yaşamıyor muyuz zaten? Solgun renklerimizden, muhabbet diye yapıştığımız klişelerden apaçık belli. İnatlaştığımız hayatla artık ne kadar cebelleşiyorsak o kadar da intikamını alıp bi köşeye atıyor seni de beni de, yalanlamak imkansız. Sen tabi ki süslü düşlerle sıkıştığın kafesinde bunlar bende yok diyebilirsin belki. Ama o noktada bile yarı vücudun bu bataklığın içinde.

E tabi normalize de oluyor zamanla. Uyuşuyor beden, uyuşuyor ruhlarımız. Çalı çırpının arkasına saklanmış gibi ruhlarımız, karşıdan apansız bir kurşun sıkılacak da zamanı belli değil gibi.

Bekliyoruz ikimiz de.


öz'ü alıp gidebilmek...

Cümleler kurduk, konuştuk epey. Hatta bazen çok uzun cümleler kurduk. Ne tartıştığımızı unuturcasına konuştuk. Uzun cümlelerle hayatı çözümleyebildiğimizi sandık.

Bilmiyorum ki… 


Kısa ve öz olanla, zaman kaybetmeden ve detaylara boğulmadan yaşayabilmek, söz konusu “öz”‘ü alıp gidebilmek çok da zor olmamalıydı. Zoru seçtik. 


Şimdi zaman akıp gidiyor ve evet sen de kimseyi dinlemiyorsun. Emin ol o da seni dinlemiyor. Belki de dinliyormuş gibi davranıyor. Biliyorum, çünkü dinliyor olsaydı bu kadar yorulmazdın. 


Basit olurdu hayatın. Dijitale sıkışmazdın, belki simgesel hobilerin olur, işe bisikletle gider gelirdin. Okuduğun kitaplar okumak zorunda hissettiklerin olmayabilirdi mesela. Mesela herkesin izlediği videolar hakkında yorum yapma gereksinimi duymazdın. Kurmaya çalıştığın mizahı hayatına tatbik edip gülümserdin. Gün boyu seni sıkan bir gömlek, kravat, ya da bedenini daraltan kıyafetlerin de olmazdı.


Dinleseydin olmazdı, dinleseydik olmazdı. Komplike olana koşar adım özlem duymasak olmazdı. İç içe geçmiş zaman düzlemlerini, bize hiç fayda sağlamayacak kadar istemeseydik olmazdı. 


Şimdi bu garip isteklerle, kimin icat ettiği bilinmeyen mesai saatleri içinde, mesai çıkışı da kaftan biçilen hayatı giyip, aldığımız nefesi sönümlüyoruz. 


Var olabilecek bir hayatı, yok etmek için uğraşıyoruz.

ölürcesine.

Ölüp gittiğim zaman sana çok okuyacak şey kalacak. 

Ve ne yazıktır ki, belki bunlardan haberin bile olmayacak.

Kan, can ve ruh bir arada olduğunda ve çoğunlukla herkes uyuduğunda yazılan bu satırlardan, belki de çok geç haberin olacak. 

Belki de dünyaya açılan bu harfler, senin dünyana çoook sonra dokunacak. 

Olsun.

Bazen, hatta hiç anlatamadım kendimi. 

Çoğunlukla da dinlemediniz.

Olur da bir gün, dinleme ihtiyacı hissederseniz… diye yazıyorum. 

İnanın, ben de sadece kendimi yazıyorum.

Bazen bilinçsiz, bazen de ölürcesine.

inanmazsın(ız), insan mısınız?

Ne istiyoruz hayattan? Ne diliyoruz? 

Ne için kendimizden vazgeçebiliriz? Ne için bırakırız her şeyi? 

Sorduğum anda yok olan, cevabını bulmayan bir soru bu. 

Halbuki cevaplar bende. Söylediğim zaman çok şaşıracaksın.

Bunları başka yerde bulamazsın.

İnsanlar şaşaaya tapar vaziyette. Yaz bunu kenara. 

Seni görmesem de, duymasam da. Bana şaşalı olduğunu hissettir yeter ki. Yeter ki paran olsun. Yeter ki dandirikten de olsa mevkin olsun. Sana tapıyorlar. Hiçbir şey değilsen bile, bir şey olacakmışsın gibi davranıyorlar.

Ve sen o yolda böl, parçala, dedikodu yap… Umursamıyorlar. 

Gün sonunda alınan kararlar etiket üstüne. 

Kim ne kadar değerli ve ne kadar para eder?

Kim yediğimin içtiğimin hesabını öder? 

Ve ben asalak gibi nasıl yaşarım dünyada? 

Nasıl hayatımı kazanmadan, mücadele etmeden, bir varlık ortaya koyar ve kabullendiririm insanlara?

Ve o varlık nasıl beni mahveder günden güne? 

Ve nasıl görmezden gelirim? 

Nasıl bunu bana anlatanlara zulmederim? 

Kendimden geçtiğim kadar her suya damlattğım zehrim ve akmayan durgun nehrim…

Beni nereye alır nereye götürür diye…. Sormaz mıyım?

Sormazsın. Sormazsın kardeşim. 

Seni, kaptırıp gittiğin yalanlardan alıkoymak isterdim. 

Ama sen ne yazık ki o yalanların esiri olmuşsun.

O yalanın aksine davranana düşman olmuşsun.

Başta kendine, sonra bana düşman, hatta hıyaneti hoş gören olmuşsun. 

Diyemem ki sana böyle böyle diye. Anlamazsın. Dinlemezsin.

Çünkü yalanların çepeçevre sarmış seni. Sen dahi inanmışsın.

Seni sevdiğini zannettiklerin de inanmış.

Hepimizi boktan, kurmaca bir dünyaya davet ediyorsun. Ve hepimiz de ilk aşamada buna salak gibi inanıyoruz. 

Son anda uyananları aforoz ediyorsun. 

Sen uyanmadığın gibi, kimse uyanmasın istiyorsun. 

Ama; taa yıllar önce demiştim ben, ki o zaman sen yoktun. 

“Ücretsiz uyandırma servisi devrede” diye. 

Çok yakında, orda. Ordabiyerde. 

E sana da değdi ordabiyerde.

yazdım.

Yazdım. 

Herkes uyuduğunda yazdım. Kimse bilmediğinde yazdım. Umursanmazken yazdım. 

Okundum. 

Kelimeler, cümleler nüfuz etti bir yerlere, cevap geldi, bazen de gelmedi. 

Bazen bilmesem de olur dediğin an var ya, işte o an öğrendim.

Değişen çok şey var. Sildik kendimizi, yeni bir yapı içinde var olmaya çalışıyoruz. Üstelik bu yüzyılın insanı değiliz biz.

Bizi bu zamana adapte eden kötü alışkanlıklar, kendimizi iyi hissedelim diye dizayn edilmiş oyunlar var. 

Oynamayalım.

Sikko dertleri dile getirip sanalda, oradan prim kasmayalım mesela. Hayat bu değil. 

Yaşam mücadelesi sanattan niye bu kadar uzaklaştı? Biz neden hayattan uzaklaşmak için bu kadar çaba sarf eder olduk? Ve neden sanat sadece hayattan soyutlanmak için çaba gösteriyor? 

"Ya bırakalım bu işleri mösyö", dediğinizi duyar gibiyim :) Halbuki ölü bir bedenin yazdıkları "Pandora’nın Kutusu" etkisi yaratmayacak sizde.

Belki çoktan ölmüş olacağım keşfettiğinizde.

susarız.

Evet sen de düşündün. Senin aklından da geçti. Paranın ve mantığın satın alabileceği kadar yaşamak da acıymış değil mi? Ben öyle yaşamasam dahi… 

İnsanoğlu kendi kaçış yollarını kapatmış. Önüne duvarlar örmüş ve yine o duvarlara delikler açıp içeri ışık girmesini sağlamış. O ışığa umut demiş, kaçış demiş, olur yol demiş. 

Olmamış. 

Yeni yerinde, yeni insanlarla ve kendini yeni sandığın noktada ne var ise, eski olduğun “sana” bir nevi işkence edip bitiriyor. Seni sen yapanları silip kazıdıkça, altından bambaşka yaralar çıkıyor.

Değişmiyor. 

Aynı tatsız duygu, aynı sitem ve yüzyıllardır süregelen değişik bir his… Ne tarihte ne de bugünde yer bulabilmiş kendine. Anlatmak istesem anlatamam, yaşasan da zor. Belki okuyunca anlarsın. Tek deşifre yolu bu. 

Belki giremediğin kanaldan, ya da artık heves etmediğin yaşamdan bahsederim bir gece. Dinlemeni isterim. Dinlesen anlarsın. Rol yapmadan yaşarsın bir süre. O an zaman durur, geçtiğimiz tüm yollar kısalır. Dünya küçücük bir yer olur, küçücük de bir yerdir aslında.

Aslında geride bıraktıklarımız bizdir, kendimizdir. Kimse bilmez.

Kimse bilmez ama biz bilsek de susarız.

hüküm/yargı.

Karanlık bir gökyüzüne dumanını üfle sigaranın. Sessiz... Pencereden sokağa zerk et kendini. Apansız... Baş ve omuzlarınla ait ol dış dünyaya. Ayakların kök salsın zemine. Sen, sen olup bambaşka birine dönüşürken, bırak insanlar ve şehir uyusun… 

Onlar ki alıp veremedikleri ve tam olarak hesap edemedikleri telaşları gün batımına dek sürdürdüler. Karton dünyalarında plastik duygular yaşadılar. Öyle ki yağmurun yağmasını, kelebeğin kanat çırpmasını ya da bir kedinin yuvarlanmasını bile olağanüstü zannediyorlar. Yanından geçip gittikleri her güzelliğe pişmancasına geri dönüp, aslında aradıklarını da bulamıyorlar. Zaten ne aradıklarını bilmeden yarışıyorlar. Kanatırcasına, kıyasıya, “can”ı döver gibi...

Ne zaman bir düşman alt edilse zaferler çağlıyor. Ne zaman yeni bir düşman yaratılsa da nefretler silsilesi. Bu bitmek bilmeyen devinim içinde doğalmış gibi davransalar olmuyor. Davranmasalar da olmuyor. Türlü şirinliklerle şeytanlıkları örtbas etmeye çalışıp; gocunmadan, kırılmadan, yüzyıla yakışır sahteliği yapıştırıveriyorlar kimliklerine. Onlara da bu yakışıyor. Ama sana hiç yakışmıyor.

Biliyorum, başka türlü olmuyor. Çarkları çok sıkı artık hayatın. Sen de orada yer bulmak istiyorsun kendine. Tıpkı senle aynı duyguları yaşayan milyonlar gibi. Peki, boşversen biraz. Gevşesen. Paylaşmasan? Ne kaybedersin paylaşmasan kazandıkların karşısında? Ne kazanırsın yaşamı ıskalamasan? Çok basit şeyleri büyütmesen gözünde? 

Evet alt edildi dünya betonla, yığınla, küfürle. Evet sen de muzdaripsin bundan. Ama ne yaptın ki bu mağlubiyeti haklı kılacak? Ya da ne katkın oldu ki bu hezimete? Zamanla durdun, dünya döndü ve hep istedin. İstemeyi istedin. Hiçbir şey yapmamayı. Yorulmamayı ve tembelliği istedin. Güzel çıkmadığın fotoğrafın güzel olmasını istedin. Gezmediğin şehirleri gezdin sansınlar istedin. Sevmediğin insanlara aşık olmak istedin. Ya da en azından cümle alem öyle bilsin istedin. 

Peki ya başarabildin mi?

Sene Tanziminde Müstesna Bir Dönemeç

Sene tanziminde müstesna bir dönemeç: “Yuh ulan!” dediğin an. “O kadar da olmuş mu be!” diye hayıflandığın hani, şaşkınlığından mütevellit kalakaldığın… 

“Yeni nesil” gibi bir tamlamayı dağarcığından sökmeye yeltenirken, dillere pelesenk edici rutinin saldırısına uğradığın, ardı arkası kesilmez atakları bertaraf etmeye çalıştığın an… Ömr-ü hayatında belki de en hazırlıksız yakalandığın zaman dilimi bu. 

Yaşananlarla sorumluluklar arasına sıkışmışken, etrafında sürekli birilerine kaftan biçen, un fabrikasında elek master’i yapmış adamlarla çay içtiğin an. Bindokuzyüzkırklarda son güncellemesini almış er kişinin üst perdeden sana rol yazdığı, ne senin oynayacağın ne de onun göreceği piyes. Erimiş zaman bloklarında herkesin kendini kandırdığı ve nihai boktan sonucu beklediği izmarit kokulu şark muhabbetleri. Ait olmaya tenezzül dahi etmeyeceğin geyiğe gençliğini doğrayan toy memurlar… 

Bunları görüp, ufka dair mum ışığını parmaklarını ıslatıp da söndürmen. Cıss diye bi iç sızlaması ve ardından pis bi’yanık kokusu… 

Bu müstesna dönemeçten azami zaiyatla kurtulup, ardında enkaz bırakırcasına hayata, kitaba, insanlara, müziğe, Kadıköy’e koşman… Amatör ellerden çıkan bi kağıt gemi gibi, önce leğende yüzdürülüp, sonra da akan suya bırakılman. 

Orada ne kadar arınırsan sensin ve ne kadar unutursan insan…  

bir tanım olarak "aldanışım"

Ne demişti Hannibal’da? 

-Bir kitap ister misiniz Mr. Graham? 
-Hayır, hayalgücüm var. 

 Bitmediği sürece hayat, insanın hafızası kadar. Ya da yaşamadıkları, hayal edebildiklerinden ibaret. Sen hala dünyanın bir ucunda bambaşka hayatlar olduğunu mu sanıyorsun ? Ve oralara gidince dünyanın değişeceğini? 

 Aslında kendin kadar varsın. Cüzdanın olmasa hiçsin, ama bu kendin kadar olduğun gerçeğiyle alakalı değil. Çünkü cüzdandır seni sen yapan, ama kaşeni arttıran da kişiliğin/kişiliksizliğin olacak. Gün gelip de o şaşaayı bulamadığında aldanışın ne kadar da ucuz bi numara olduğunu anlayacaksın. 

 Aldanışı(m)ız nedir aslında, biliyor musun? Hiç aldanmayacağımızı zannetmek. Her adımımızda kendimizden eminmiş gibi davranmak. Oysa o kuşkulu ve mantıksız zamanlarımızda çok daha akıllıydık. Nerede ne yapmamamız gerektiğini bilmiyorduk. Ve nerede ne yapmamız gerektiğini bilmeden doğru olanı yapıyorduk.

 Şimdi ise var olanı, kabul göreni doğrular nitelikte yaşıyoruz. Onların istediği gibi, fırınlanmış kek tadında, sıcaklığında ve yumuşaklığında. Öyle aldanmış ve öylece aç bırakan...

 Aldanışın ta kendisi gibi…

Afiyet Olsun

Bi Pazar gecesiydi… ve ben içiyordum... pazartesine, sendromuna, kapitalizmine küfreder gibi içiyordum. Güneş doğana dek kral, kravatı takana kadar özgürlük savaşçısıydım. An benim anımdı, zaman benden yanaydı lan. Birkaç saatliğine olsa bile uyumamaya değmez miydi? 

Biliyordum sonra yine sabah olacağını. Şimdi dinlediğim şarkıların sabaha arabayı parkederken kapatılmak zorunda kalınacağını. Biliyordum başka hayatların devam edeceğini...  Onların da birilerini seveceğini, belki de aşık olacağını... 

Olsun be, mutlu değilken neye yarar ki yaşam? Bir başka sıcaklığın kuytusunda uyanamıyorsan ya da hayallerle tavana bakıp dalamıyorsan uykuya, yaşamanın ne anlamı var? 

Bencil değilim, kimsenin öyküsünde de fazlaca kalma niyetinde de değilim. Tüm samimiyetimle söylüyorum: Sadece mutlu olun lan. Sevdim sizleri, insanca, hiçbir hesap ve kar amacı gütmeden. Siz beni de boşverin, sadece mutlu olun, kimseleri üzmeden... 

Şimdi ise bir başka meyhane çağırır beni, kırmızı kukuletalı şapkaları ve para uğruna deli gibi darbuka yapan müzisyenleriyle. Gitmeliyim... 

Afiyet olsun, yaşadığımız ve bir olduğumuz kadar hayatına, hepsinden öte benle olduğunuz zamanlara... Afiyet olsun.

yoktum.

bi şarkı buldum kendime. sen de dinle. https://www.youtube.com/watch?v=1oA6Vxzb6As 

güneş girdi gözüme. durakladım, üstelik kırmızı da yanmıştı. "ne işin var lan bu hayatta" der gibiydi güneş. "sen bu musun?" ya da "özlemlediğin gelecek mi bu?"

 yeşil yanınca hayır bile demeden devam ettim hayatıma. beş dakika sonra inmiştim. ayaklarım yere basıyor ve basmıyordu. 

ve orada ben yoktum.

Acaba?

Bir Cuma gecesi … Perşembenin ertesi …

Kısık gözlerle bakarken dünyaya… Ulaşılamayan’a varamamak algılarımızın zayıflığından mıdır diye hayıflanırken…. Üstelik gecenin bir körü uykusuzluğa iterken yine. Yazılanların kelebek misali uçup gittiği satırlarda; sence de nice ucuz şair solup gitmedi mi? 

Kendini reddedip satırlara vuranlar, imbiğinden damıtıp da ne berrak edebiyat yaptılar halbuki. Belki de edebiyat bildiğimiz gibi değildi. Yazılanların yalnızca yazana güzel geldiği sanrısı yıkılamazken, aslında sormak lazım göz takipçilerine: 

Acaba;

Her satır okunmak için mi yazılır?

sömestre/stress

(Yazılanların çok ehemmiyeti yok, yaşanılanlardır anı değerli kılan. Nesir sadece bir sözdizimidir, ve yalnızca bundan ibarettir çoğu zaman.) 

Sizler… 

Yuvalarına koşan karıncalar gibi dağılmadınız mı evlerinize iş çıkışlarında? Tek isteğiniz sıcak monotonluğunuza varabilmekti. Haksız da sayılmazdınız üstelik. Tatil şekliyle atfedilen zamanlarda kaçarcasına uzaklaştınız şehirlerden. Son finale bavulla girmek pahasına öğrenciydiniz ve bunun adını genel olarak “hasret” koyuyordunuz hep. 

Doğru değil mi? 

Sonra bir yığın oldunuz işte. Oradan oraya savrulan ve her gittiği yere kafasını götüren insanlar yığını. O yığının doldurduğu otogarlar neden yalnız? Neden havalimanları, tren garları soğuk? Çünkü kaç-a-mak insanın özgürlüğünde, asıl özgürlükse beyinde. Fırtına hızıyla ve amansızca kesilen otobüs biletlerinde değil. Onlar sizi özgür kılmaz, kılamaz. Ara sıra aksini iddia eden de olur benim gibi; nezdinizde hepsi hor, hepsi düzenbaz. 

İyi de bu düzeni baz alan ve ayakta tutan da sizler değil misiniz?

dia.

karanlık bi' odada renkler geçiyor gözümün önümden. tek bildiğim hızlı oldukları. tek hissedebildiğim bu...

02/30rdbyrd

Amansız bi’ hastalığın pençesindeymiş gibi gece ve sen tutamıyorsun. Bile bile acıyı yaşamak istermişçesine uyuyamıyorsun. Göz bebeklerin bir nur ışığı bekler gibi büyürken karanlıkta, vecdinden kendi yuvalarına hapsolmuş retinaların. İşte o anda reddedilmiş hayata dair tüm itirazların. Her detayın ötesinde anlamsızlığı bulurken, gözler önünden geçen silüetler ve yaşamsal formlara kodlanmış fotoğraflar… Binlerin dokunduğu “ tık”lara ifşa edilmiş yaşamlar. Or’dan bi’ duygu devşirmeye çalışırken yüzbinler; anlat ki plastik dokunuşlar yaşamı yırtan bir cerrah uğruna. Yaşanmaz ki ölüm, tuşlar üstünde silinen harflerin hatrına…

İnanç.

Düzlükteyim. Hendekler yıllarımı almış. Şimdiyse yürümekteyim. Koşmaya bi adım kala, her şeyden ve herkesten yoksun bi halde.

Unutmazlar bilirim. Unutulmaz da. Silinen izlerdir, yaraları kapatmaz. Hiçbir şey yalandan çok yaralamaz. O halde yaşanan yalanlar nedendir? Yaralanmak ve bile bile bu acıdan payelenmek için mi?

Düşünmezler bilirim. Çünkü akıllarından çıkmaz. Düşünmelerine gerek kalmaz. Her saniye kavurucu bi sıcaktır oysa, her dakika geçmişsizliğe uzanan bir adımdır. İnsan kendiyle kalınca anlar, işe yaramaz kaçamaklar. İşte o yüzden kalabalığa karışırlar. O yüzden renklere boğulup sözde tonunu açarlar yaşamlarının. Oysa her başlangıç aslında bir yok oluştur onlar için ve her gün ışığı siyah doğar onlara.

Ve Tanrı dedi ki bana; Bırak onları kendi başına…
En hayırlısı bu, sadece inan bana…

özgür.

tutunamanın verdiği hissiyatla her daim bir boşluğa kanat çırpar kuşlar. duramadıklarındandır belki, düşünemediklerindendir. oysa ki her kaçışları boşluğadır. tüm kanat çırpışları ise gökyüzüne vurulan bir darbedir.

gökyüzü ise bitmek bilmez mavisiyle delidir. bakar ki yeryüzünde küçücük insanlar, yağmur olur yağar onlara acımaz, kar olur lapa lapa.

ve sen hep boşluğu görürsün ne kadar yukarıya baksan da.

kuşlar uçar.

o acımaz.

sen ise ıslanırsın.

posst it!

ufak ufak not kağıtlarında deli deli notlar.

onu yap-bunu yap-şunu unutma... peki ya kağıt kaybolursa?

onu nereye yazacaksın ki?

-ki cepler parşömen bir fikir çöplüğüyle doluysa?


Sanatsanal

Masalsı anlatımlar yapıştı ağlayan gözlere. Herkes masum kendi hikayesinde. Herkes kendine hüsran.

Dünya dost bilinip olunur alemle barışık. Durumlarsa biraz karışık, bilemeyiz pek onu. Olsun, klavyelerden zerk ettiğimiz "gerçek yalanlar" nasıl olsa. Hep bize özel, onlara sanal. Sizlere ise sanatsanal...

Yüreğinden bir sevgi fışkırt, bana kalbin kadar temiz bir sayfa yırt. Sonra o sayfaya yaz kederlerini. Biraz da çocuk ol, işte bu kadar, bitti. Bak, hepsi anlıyor artık seni!

Kutsaldır acıların izdüşümleri, gölgeler boyu sürer. O gölgelerde karalanır insanlar. Sen ise alabildiğine uzaklaştığını zannedersin kendinden. Oysa ki kendinedir acınası tek kaçışın. Her nafile nazirende kemirgen bir elemle cız eder yalnızlığın. O kadar bellidir ki kendini kandırdığın!

Ve sönerken birden ışıklar,
Hiç kimse göremez içindekini, yine sadece ben anlarım.

62'den tavşan yapıp, 4 buçuktan 5 almak

sevemedi matematiği pek. belki de ondan yıllar boyu yazdı. eşek kadar adam olup, sakalları yüzüne batasıya kadar yazdı.

çizemedi de çok. denedi ama pek olmadı. kelimelerini bağlayamadı komik karakterlere. konuştukları komik olsa da tipleri komik olamadı

yıllar evveli, mavi önlüklerle doluşurken sınıflara ve bir üst jenarasyonun kara önlüklerine anlam veremezken, kara tahtadan beyaza geçişi gördü. tebeşirden kaleme, mürekkepli kırtasiyeye. o yüzden çok öksürüp tıksırmadı toz bulutlarında. bir tek yere dökülen tahta talaşına anlam veremedi; sonra yağmurlu bir günde yüzünü bile hatırlamadığı bir adam açıkladı ona. ardından arkadaşı kustuğunda da hak vermişti adama, talaş iyi ki vardı.

aynı yıllar beyaz sayfalara dağ çizdi iki tane, ortasından güneş doğurdu hep. gökyüzü yaptı, köşesine bir güneş daha çizdi çubuklu çubuklu. ev yaptı bacası tüten, kocaman iki güneşin sıcağına rağmen. göl yaptı, deniz, nehir, su; o iki dağın arasından süzülüp giden

sonra kırlarda koşan tavşanlar çizdi, bunlar "dolap bebek" ler gibiydi ve çizmek çok zevkliydi. 62'lerden fırlayan neşeydi hepsi. matematiğin en güzel dersiydi, halbuki ders `resim`di ve öğretmen defterleri kontrol ederdi. çocuksa yırtardı kağıtları kocaman resim defterinden. bir de sayfa aralarında ince ince kağıtlar vardı, onlara da anlam veremezdi; bilmezdi ki pastel renkler karışmasın diye var olduklarını. üstünü karalar buruşturup atardı hep deli bir öfkeyle.

ardından büyük gün geldi, defterler kontrol edildi, 62'den tavşanlar beğenildi, imzalar atıldı üstlerine kırmızı pilot kalemlerle. yırtık sayfalardan not kesildi sonra. tüm sınıfın notlarına baktı öğretmen hanım, herkesin 5 aldığı dersten 4 almıştı çocuk, olmazdı ki, ağlardı çok. hemen kanaat notu devreye girdi ve dört, buçuğundan beş oluverdi.

üstünden yıllar geçti, 62'den tavşanlar `diferansiyel denklemler` üzerinden zıplarken `limit`lerini aşıp `türev`leriyle çarpıştılar. sınavlarda kaşınan kafaların bazı yerlerinde saç kalmamıştı artık. hesap makineleri bile isyanlardaydı, "ln ne lan?" diyorlardı sahiplerine.

geniş ve yankılı bir sınav salonuydu. etraf can çekişen sıkıntılı insanlarla doluydu. her masada ayrı bir savaş hüküm sürmekteydi.

adam baktı, baktı. sonra kalemi masaya koydu. tavşanlar kaçıştı önce, sonra rakamlar geldi geçti. şöyle bir iç geçirdi; ne pastel renkler, ne de kanaat notu kalmıştı artık. eskiden 62'den tavşan türerken artık 59'tan 60 bile olmuyordu."vay be" dedi, durdu, "nasılsa ortalama düşer, geçerim lan" diye düşündü kendi kendine ve salonu ilk o terk etti.