Afiyet Olsun

Bi Pazar gecesiydi… ve ben içiyordum... pazartesine, sendromuna, kapitalizmine küfreder gibi içiyordum. Güneş doğana dek kral, kravatı takana kadar özgürlük savaşçısıydım. An benim anımdı, zaman benden yanaydı lan. Birkaç saatliğine olsa bile uyumamaya değmez miydi? 

Biliyordum sonra yine sabah olacağını. Şimdi dinlediğim şarkıların sabaha arabayı parkederken kapatılmak zorunda kalınacağını. Biliyordum başka hayatların devam edeceğini...  Onların da birilerini seveceğini, belki de aşık olacağını... 

Olsun be, mutlu değilken neye yarar ki yaşam? Bir başka sıcaklığın kuytusunda uyanamıyorsan ya da hayallerle tavana bakıp dalamıyorsan uykuya, yaşamanın ne anlamı var? 

Bencil değilim, kimsenin öyküsünde de fazlaca kalma niyetinde de değilim. Tüm samimiyetimle söylüyorum: Sadece mutlu olun lan. Sevdim sizleri, insanca, hiçbir hesap ve kar amacı gütmeden. Siz beni de boşverin, sadece mutlu olun, kimseleri üzmeden... 

Şimdi ise bir başka meyhane çağırır beni, kırmızı kukuletalı şapkaları ve para uğruna deli gibi darbuka yapan müzisyenleriyle. Gitmeliyim... 

Afiyet olsun, yaşadığımız ve bir olduğumuz kadar hayatına, hepsinden öte benle olduğunuz zamanlara... Afiyet olsun.

yoktum.

bi şarkı buldum kendime. sen de dinle. https://www.youtube.com/watch?v=1oA6Vxzb6As 

güneş girdi gözüme. durakladım, üstelik kırmızı da yanmıştı. "ne işin var lan bu hayatta" der gibiydi güneş. "sen bu musun?" ya da "özlemlediğin gelecek mi bu?"

 yeşil yanınca hayır bile demeden devam ettim hayatıma. beş dakika sonra inmiştim. ayaklarım yere basıyor ve basmıyordu. 

ve orada ben yoktum.

Acaba?

Bir Cuma gecesi … Perşembenin ertesi …

Kısık gözlerle bakarken dünyaya… Ulaşılamayan’a varamamak algılarımızın zayıflığından mıdır diye hayıflanırken…. Üstelik gecenin bir körü uykusuzluğa iterken yine. Yazılanların kelebek misali uçup gittiği satırlarda; sence de nice ucuz şair solup gitmedi mi? 

Kendini reddedip satırlara vuranlar, imbiğinden damıtıp da ne berrak edebiyat yaptılar halbuki. Belki de edebiyat bildiğimiz gibi değildi. Yazılanların yalnızca yazana güzel geldiği sanrısı yıkılamazken, aslında sormak lazım göz takipçilerine: 

Acaba;

Her satır okunmak için mi yazılır?

sömestre/stress

(Yazılanların çok ehemmiyeti yok, yaşanılanlardır anı değerli kılan. Nesir sadece bir sözdizimidir, ve yalnızca bundan ibarettir çoğu zaman.) 

Sizler… 

Yuvalarına koşan karıncalar gibi dağılmadınız mı evlerinize iş çıkışlarında? Tek isteğiniz sıcak monotonluğunuza varabilmekti. Haksız da sayılmazdınız üstelik. Tatil şekliyle atfedilen zamanlarda kaçarcasına uzaklaştınız şehirlerden. Son finale bavulla girmek pahasına öğrenciydiniz ve bunun adını genel olarak “hasret” koyuyordunuz hep. 

Doğru değil mi? 

Sonra bir yığın oldunuz işte. Oradan oraya savrulan ve her gittiği yere kafasını götüren insanlar yığını. O yığının doldurduğu otogarlar neden yalnız? Neden havalimanları, tren garları soğuk? Çünkü kaç-a-mak insanın özgürlüğünde, asıl özgürlükse beyinde. Fırtına hızıyla ve amansızca kesilen otobüs biletlerinde değil. Onlar sizi özgür kılmaz, kılamaz. Ara sıra aksini iddia eden de olur benim gibi; nezdinizde hepsi hor, hepsi düzenbaz. 

İyi de bu düzeni baz alan ve ayakta tutan da sizler değil misiniz?

dia.

karanlık bi' odada renkler geçiyor gözümün önümden. tek bildiğim hızlı oldukları. tek hissedebildiğim bu...

02/30rdbyrd

Amansız bi’ hastalığın pençesindeymiş gibi gece ve sen tutamıyorsun. Bile bile acıyı yaşamak istermişçesine uyuyamıyorsun. Göz bebeklerin bir nur ışığı bekler gibi büyürken karanlıkta, vecdinden kendi yuvalarına hapsolmuş retinaların. İşte o anda reddedilmiş hayata dair tüm itirazların. Her detayın ötesinde anlamsızlığı bulurken, gözler önünden geçen silüetler ve yaşamsal formlara kodlanmış fotoğraflar… Binlerin dokunduğu “ tık”lara ifşa edilmiş yaşamlar. Or’dan bi’ duygu devşirmeye çalışırken yüzbinler; anlat ki plastik dokunuşlar yaşamı yırtan bir cerrah uğruna. Yaşanmaz ki ölüm, tuşlar üstünde silinen harflerin hatrına…

İnanç.

Düzlükteyim. Hendekler yıllarımı almış. Şimdiyse yürümekteyim. Koşmaya bi adım kala, her şeyden ve herkesten yoksun bi halde.

Unutmazlar bilirim. Unutulmaz da. Silinen izlerdir, yaraları kapatmaz. Hiçbir şey yalandan çok yaralamaz. O halde yaşanan yalanlar nedendir? Yaralanmak ve bile bile bu acıdan payelenmek için mi?

Düşünmezler bilirim. Çünkü akıllarından çıkmaz. Düşünmelerine gerek kalmaz. Her saniye kavurucu bi sıcaktır oysa, her dakika geçmişsizliğe uzanan bir adımdır. İnsan kendiyle kalınca anlar, işe yaramaz kaçamaklar. İşte o yüzden kalabalığa karışırlar. O yüzden renklere boğulup sözde tonunu açarlar yaşamlarının. Oysa her başlangıç aslında bir yok oluştur onlar için ve her gün ışığı siyah doğar onlara.

Ve Tanrı dedi ki bana; Bırak onları kendi başına…
En hayırlısı bu, sadece inan bana…